30 Mart 2015 Pazartesi

Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna

Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.

Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü benim kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!

Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir?

Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına? Niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına? Niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?

"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş...

Nilgün Marmara

28 Mart 2015 Cumartesi

Sığınak değil, gök kubbenin kendidir!



Bir gün delirmeye karar vermiştim ; Parinae

anlaşılmayı her zaman reddettim. anlaşılmak kendini satmaktır. âşık olmak yalnızlıktan usanmaktır; bu yüzden bir korkaklıktır, kendimize ihanettir. geçmişim, olamadığım her şeydir. hep uyanmanın sınırındaymışım gibi hissediyorum. japon çay fincanlarımdan birisi kırıldığında, gerçek nedenin bir hizmetçinin özensiz ellerinin değil o porselenin kıvrımlarına yerleşen desenlerin kaygıları olduğunu düşünürüm; Among Shards of Dreams I Walk


nasıl söyleyeceğimi bilemem, susarım. susmak üzerine konuşmak gerekirse, beni çağırırlar, oturur susarım; These Depths Were Always Meant for Both of Us


denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesi yıkamaya yetmez; Waiting and waltzing in airport terminals


Ölüler asla dirilmez; You Are Dead


"sisten nefret ederim," dedim. "korkutur beni."
"bu sevdiğin anlamına gelir. seni korkutuyor çünkü senden güçlü. nefret ediyorsun çünkü korkuyorsun. seviyorsun çünkü iplerini eline alamıyorsun. insan sadece köle edemediğini sever; Petropavlovsk-Kamchatsky  

Kuş ölür sen uçuşu hatırla ; Fear the Night

 ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım; Wolmar

çivi çiviyi söker. ama bir çarmıh yapılır dört çividen; Ascend

gelecek, geçmişin bok yemesinden başka bir şey değildir zaten biliyorsunuz; Requiem

sonrası biraz bulanık. başka bir şeyi ararken bulunan bir şey gibi ; Monochromatic

geceler bitti. yolculuklar bitti. yeni yerler, yeni sabahlar bitti ; Heroes and Ghosts

çok şey vardı anlatılacak,o yüzden sustum; Gratification

vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim, kendimden bahsettiğime bakmayın, asıl mesele sizsiniz, ben yaşlanıyorum, siz hep genç kalıyorsunuz; Aorta

Sonsuza dek mutlu yaşadılar...Enzo family

OruçAruoba / Olmayalı

Kişinin yaşamının anlamı, kırılgandır.

Kişinin yaşamının anlamı, zayıftır, kırılgandır, dökülüp gitmeye hazırdır : kişi onu, sürekli beslemezse, korumazsa, bütünlüklü tutmazsa, kayıp gidiverir parmaklarının arasından.
Sürekli —hep yeniden, en baştan başlayarak— kurulması gereken birşeydir kişinin yaşamının anlamı. Önceki kurulmuş biçimlerinin kişiye şimdi sağlayabileceği de, sağlam ve direngen yapılar değil; önceki kuruluşlarının, işte, nasıl zayıf, kırılgan olduklarının, nasıl dökülüp gittiklerinin, bilgisidir — 'yaşam deneyimi' denilen şey de bundan başka birşey değildir...
Kişinin yaşamının anlamı, dökülür gider; ona, yalnızca, nasıl dökülüp gittiğinin bilgisini bırakarak —
Kişinin yaşamının anlamı, kişiyi bırakarak, dökülüp gider — ona bilgisini bırakarak, dökülür, gider, anlamı, yaşamının, kişinin.

Yaşamının anlamı, ancak, kişi, bir an durup, "Ne istiyorum ki?..." diye sorabildiğinde, biçimlenmeğe başlar. Yani, ancak eksikliği çekiliyorsa, yokluğu duyulabilmişse, varedilebilir — kurulabilir; yoksa, yoktur.
Bu bakımdan, insanların büyük çoğunluğu anlamsız —anlam yoksunu— yaşamlar yaşarlar, çünkü yaşamlarındaki anlam eksikliğini hiç duymamışlardır.
Ancak bazı insanlar duyar bu eksikliği : onlar için yaşamlarının tek bir bütünlüklü anlamının olmaması, çekilemezdir — bu yüzden, kurmağa, yaratmağa, varetmeğe girişirler böyle bir anlamı.
Bunu da bazen —bazıları— başarabilir; ama herhalde, başaramayanlar da çoktur.
Başaramayacakları —ya da, artık başaramayacakları— açıklık kazananlar için de, son bir —yoğun— anlam yaratma yolu kalır...
Yokluğu da içerilir, anlamında, yaşamının, kişinin.


OruçAruoba / Olmayalı

Ama ben..

Ama ben hiç gitmedim ki senden
Kelimelerim gitti, gülüşlerim gitti
Sesim gitti, bakışlarım gitti senden
Ben sende kaldım
Ben sende tutuklu kaldım.

26 Mart 2015 Perşembe

Hayatımızın...


"... Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi.
Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk.
Sabahattin Ali

hayatın ne olduğunu bilen bir insansanız


'' Aklın çıkarla ilgili konularda aldandığı olmuyor mu ? İnsan refahtan başka şeyi de sevemez mi? Belki ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyordur? Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür, insanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya lüzum yok, hayatın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize danışın, yeter.''
.
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

Neden düzenli olarak

"Neden düzenli olarak maça giden sıradan bir insan olamadım ben? Neden güzel sahanda yumurta yapmaktan başka derdi olmayan bir adam olamadım? Neden insanların kolunda miskin miskin gezinen bir sinek olmadım? Veya neden kümesin önündeki toprağı eşeleyen bir horoz olamadım? Neden bütün bunlar?"
Charles Bukowski, Pulp

26 mart’ın “ölmeme günü” olduğunu biliyor muydunuz?

26 mart’ın “ölmeme günü” olduğunu biliyor muydunuz? “ölmeme günü” de neymiş demeyin, edebiyatla ilgili kimselerin yakından bildiği, türk şiirinin belki de en önemli isimlerinin farkında olmadan icat ettikleri bir gün bu. tekrarlayalım, adındaki şiir’i de fark edeceksinizdir: “ölmeme günü”
gelelim hikayesine… başını turgut uyar ile edip cansever’in çektiği bir grup şair, bir gün “sevgilileri” ile birlikte rumeli hisarı’ndaki bir meyhanede oturmaktadırlar. her şey yolunda. rakı güzel. muhabbet güzel. dünya güzel.
derken, masadaki hanımlardan biri hastalığından, vücudundaki bir iğneden bahseder; vücudunda dolaşan iğnenin kalbine saplanması korkusuyla yaşadığı endişeyi anlatır. “ölüm” korkusuyla…
bir şişe rakı ister turgut uyar masaya, tüm şairlerin imzalaması için şişeyi, ardından bir geleneği başlatan o cümle gelir: “bu şişeyi al, gelecek sene bugüne kadar sakla, 26 mart’ta burada yine buluşup birlikte içeceğiz bu rakıyı.”
buluşurlar da. rakı güzel. muhabbet güzel. dünya güzel… bu şekilde gelenekselleşen, tesadüf eseri baharın da en güzel günlerine gelen “ölmeme günü”, yetmişlerin sonunda başlayıp 1985’e kadar her yıl yaşatılır.
ta ki turgut uyar 22 ağustos 1985’te “ölüp”, 26 mart 1986 “ölmeme günü” şişesinin boynunu bükük bırakana kadar… rakı güzel. muhabbet güzel. mümkün değil. -ferhan şensoy’un dediği gibi:
"ağustos yirmi iki, dediler "ustan ölmüş",
çok komiksin azrail, turgut uyar ölür mü?”
dostlarınızla geçireceğiniz, keyifli bir “ölmeme günü”… kutlamadan.
cemal süreya’nın “ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin” sözünü bugün tekrar düşünmenin keyfi ayrı sadece.
"örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibibir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda"sını edip cansever’in…
"öldüğü gün hepimizi işten attılar" demişti yine cemal süreya, turgut uyar’ın ardından, şüphesiz "ölmeme günü" masasından da.
unutmadan;
can yücel, salim şengil, edip cansever, tomris uyar, muhteşem sünter bir “ölmeme günü” masasında.
masanın diğer tarafında ise isa çelik, mehmetcan köksal, turgut uyar, dürnev tanseli, nezihe meriç, ömer uluç, tunga uyar.

25 Mart 2015 Çarşamba

ya beni etkilemek gibi bir derdi yoktu yada beğenilmeye çok alışkındı.

müzeyyendeki tuhaflığın ne olduğunu sonunda anlamıştım.

müzeyyen hiç flört etmiyordu. gözlerini kaçırmıyor, heyecanlanmıyor, dili sürçmüyor, dudaklarını ısırmıyor, kendinden bahsetme konusunda en küçük bir heves göstermiyordu.

ya beni etkilemek gibi bir derdi yoktu yada beğenilmeye çok alışkındı.

Ve adam keleği, elinin tersiyle uzaklaştırdı...


Onu ilk gördüğümde beynimdeki herşey sustu



Onu ilk gördüğümde beynimdeki herşey sustu.
Tüm sesler, yenilenen görüntüler yok oldu.
Obsesif kompülsif bozukluğunuz varsa, sessiz zamanlarınız pek olmuyor.
Yataktayken bile düşünüyorum:
Kapıları kilitledim mi? Evet.
Ellerimi yıkadım mı? Evet.
Kapıları kilitledim mi? Evet.
Ellerimi yıkadım mı? Evet.
Ama onu gördüğümde, tek düşünebildiğim dudağının kıvrımıydı.
Yada yanağına düşen kirpiği-
Yanağına düşen kirpiği-
Yanağına düşen kirpiği.
Onunla konuşmam gerektiğini biliyordum.
Otuz saniye içinde ona altı kez çıkma teklifi ettim.
Üçüncüden sonra kabul etti. Ama hiç biri doğru gelmedi. O yüzden devam etmek zorunda hissettim.
İlk buluşmamızda, zamanımı onunla konuşmak yada yemeğimi yemek yerine, tabağımdaki yemeği renklerine göre ayırmakla geçirdim.
Ama bunu sevdi.
Günde ona on altı kez yada yirmi dört kez elveda öpücüğü verişimi sevdi.
Eve yürümemin kaldırımdaki çatlaklardan dolayı uzun sürüşünü sevdi.
Beraber aynı eve taşındığmızda, kendini güvende hissettiğini söyledi. Kapıları on sekiz kez kilitlediğim için hırsız giremiyeceğini düşünüyormuş.
O konuşurken hep onun ağızını izledim-
Konuşurken-
Konuşurken-
Konuşurken.
Beni sevdiğini söylediğinde, dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrılırdı.
Geceleri, yatağa uzanıp ışığı kapatıp açışımı, kapatıp açışımı, kapatıp açışımı izlerdi.
Gözlerini kapatıp gece ve gündüzün önünden geçtiğini hayal ederdi.
Ama sonra… Onun zamanını çok harcadığımı söyledi.
İşe geç kalmasına neden olduğum için ona çok elveda öpücüğü veremeyeceğimi…
Beni sevdiğini söylerken, dudakları dümdüzdü…
Kaldırımdaki çatlağın üstünde durduğumda, o yürümeye devam etti…
Geçen hafta annesinin evinde kalmaya başladı.
Ona bu kadar bağlanmama izin vermemesi gerektiğini, herşeyin bir hata olduğunu söyledi, ama…
Ona dokunduktan sonra ellerimi yıkama gereği duymamam nasıl bir hata?
Aşk bir hata değil, onun bundan kaçabilmesi ve benim kaçamamam beni öldürüyor.
Gidip yeni birini bulamam çünkü tek düşünebildiğim o.,
Genelde bir şeye çok takıntılı olduğumda, cildim de tomurcuklar görürüm.
Arabalar arasında ezildiğimi görürüm…
Kafama taktığım tek güzel şey oydu.
Uyandığımda onun direksiyonu tutuşunu düşünmek istiyorum.
Duşu, kasa açarmış gibi açışını.
Mumları üfleyişini-
Üfleyişini-
Üfleyişini-
Üfleyişini.
Artık, düşündüğüm şey onu başka kimin öptüğü.
Nefes alamıyorum çünkü o adam onu bir kez öpüyor ve mükemmel olması umurunda bile değil!
Onu çok istiyorum…
Kapılarımı kilitlemiyorum.
Işıklarımı kapamıyorum.

24 Mart 2015 Salı

Şairinde dediği gibi

Şairinde dediği gibi;
“ Aslında kırmak istemiyorum kimseleri; ama hayat bu, bazen kırmak gerekiyor gereksizleri… “

ben onu asıl bunun için severdim en çok

"onun resimlerine bakarken hızlanırdı yüreğim. içimde bir ayaklanma olurdu. bir tel incecik ses verirdi, bir ağaç yapraklarını dökerdi. mor bir çiçek açılırdı vaktinden önce. gökyüzü renk değiştirirdi. kelebekler ellerime konar, avuçlarım sıcacık olurdu.

o aykırı, yönsüz,yordamsız gibi çılgın, öfkeyle dolanıp da ansızın bir yerlerde duruluveren, bir büyük boşluğun ayakucunda ya da bir yeşilin akıl almaz bir incelikle kırılıverdiği noktada düğümlenip dağılıveren çizgiler karmaşasında yolumu yitirirdim.

işte tam orada, tam o noktada her şey hüzün dolu bir sızıyla ona doğru iterdi beni. öncesiz, sonrasız o olurdum. “ben onu asıl bunun için severdim en çok.”
o benim gereksindiğim acı, özlediğim mutsuzluk, uzlaşmazlık, onulmaz can sıkıntımdı. kırılganlığım, öfkem, hoyratlığımdı.”

bu sensiz gri havalarda nasıl nefes alır ki

bu sabah bi uyandım, gri bi şehir selam verdi bana.
 Sadece yağmur damlalarının sesi vardı. Neden bu kadar çabuk
 göç etti şehrimden kuşlar. Muhsin ünlü mahlasıyla, Necip fazıl tadında
 şiirler yazasım var. Bugün iyi değilim Leyla, hiç git olmayan bir
 intihar hissi var boğazımda. son şiirimi yazsam bugün. son kez yağmurlu
şehrimi izlesem camdan, elimde kahve. her zaman ki gibi kahvenin buharı
 buğulandırsa camı, bi kalp çizsem sadece adının baş harfini yazabilsem
ama busefer. gerisi bende kalsa, kimse bilmese ölürken senide yanımda
götürdüğümü. son sigaram yarım kalsa, yada kendiliğinden sönse kül
 tablasında, kimsenin bilmediği hayallerimde sönse gitse, yarım kalsa. bu gün
çok uykusuzum Leyla. annem yok ki yanımda dizlerine yatsam. korkunç
 rüyalardan korkunca o tutardı ellerimi, okşardı başımı. Sen yoksun
tamamda Annem niye yok Leyla. büyük adamlar uyuyamaz mı annesinin
 dizinde !  senin gidişini görmekten korktuğumdan rüyamda, hiç uyuyasım
gelmiyor, rüyalarda bile gidişine razı olamıyorum. bu sabah yazı yazasım var Leyla, belki
 sende okursun sana ait olduğunu bilmeden yazılanları. eminim
sende üzülürsün halime, vah vah dersin ne çok yorulmuş be adam, bilmemişler
 kıymetini dersin. öyle bi hikayede yaşamaya ittin ki beni Leyla, her bilen
öğrenen ah vah eder. bu senin mi eserin yoksa ben mi böyle
olsun istedim, kader mi bu, yoksa kaderden de öte bi doğa
olayımı bilmiyorum. güzel bi hikayemiz olsa kitap yazardım,
okurdu herkes, belki yanında elini tutan adam da okurdu, vitrinde görürdün
kendi hikayeni de başkasın hikayesi sanırdın, bilmeden
kendine bile kızardın. bugün iki şey var kafamda ya
intihar ederim en fiyakalısından, yada gider şiir yazarım.
yoksa bu gri, yağmurlu, haddinden fazla
sessiz ve sensiz gün biter mi? bu sensiz gri havalarda nasıl nefes alır ki
 insan tarif eder misin Leyla?

22 Mart 2015 Pazar

fakat müzeyyen bu derin bir tutkudur' dan alıntılar

'Artık sevdiği kadını özlemek ve akşamları ona hikayeler vermek için, sabahın kör vakitlerinde, şehrin bir yerlerine giden adamın hikayesine devam edebilir miydim? Edemezmişim gibi geliyordu. Bilmiyordum..’

Doğan Güneş ne kadar bozabilir ki bu sessizliği?

Fazla sessiz burası. Ister istemez üşüyor insan ne kadar kalın giyindiğinin Önemi yok. Gülüşüne ihtiyaç duyuyorum böylesi zamanlarda ki genelde hayat dediğim şey genel hatları ile bu sessizlik sarmalında dönüp duruyor sessizlik dediğim bu ayaz bu Çığlık belkide sensizlik bilemiyorum. Tek bilebildiğim böylesi zamanlarda gülüşün gerekiyor ama gülüşün Kasım Güneş’i misalî zamansız hazırlıksız yersiz anlarda gelip buluyor beni ve genelde başka gülüşler başka bakışlar çok sevimsiz el tutuşmalar eşlik ediyor gülüşüne. Başka bir gezegene Doğan Güneş ne kadar bozabilir ki bu sessizliği?

Bu gece veda ediyorum bize Leyla.

Bu gece veda ediyorum bize Leyla. Şu her derdimi dinleyen resmin bile olmayacak artık. Hayalini unutmak kaç zaman alır bilmem. Gülüşün olmaksızın nasıl Yıldız dolar bu gökyüzüm Meçhul. Nefes almayı öğrenmem gerekecek sensiz. Söz verdim sana Leylam Sensizliğe aşılacağıma dair. Rüya bitti. Şimdi kabuslar girdabının tam ortasındayız. Evet ikimizde buradayız rüyada olupta kabusta olmamak olur mu ? Seni sevmek rüya seni unutmaya çalışmak kabus. Adın bende Saklı kaldı Leyla her masal mutlu bitmezmiş bizim ki en mutsuz en yalnız en sensiz masal oldu kaldı Meçhul bir zaman aralığında. Ilkkez Gözlerine bakarak seni sevdiğimi söyledim bende ki seni anlattım sana ve anladım ki sen ve bende ki sen çok uzak birbirine. İyi bir adam olmak engelmiş elinin elimde terlemesine. Sen şu yaşlanıp solacak suretler peşindeyken ben nasıl sevebilirim ki senin suretinden ziyade kalbini. Ucunu bucağını benim bile bilmediğim Aşkın’ı nasıl sığdıra bilirim fani suretine? Ben sonsuzun peşindeyim Leyla sonu olan Dünya’nın renkleri sevgileri herşeyi seninle Kalsın. Ben gecelere meze etmekten ziyade gülüşünde kaybolalım istedim sen gecelere meze olma düşlerinde ısınmayı düşlerken. Üzülmedim değil keşke aynada sende görebilsen suretinde benim gördüklerimi. Modern sevmelerde bu bitmeyen Acılı sevişmelerde mutluluklar! Neyse toparlama vakti şu evi Odayı. Sigarayı da bırakayım diyorum tek kalmış kutusunda oda kibritte bu gece bitsin artık tek kala sigaram tek kalan kibrit ve birde… ve şu resminden ziyade artık boş Sokağı seyre dalarım. Sen ol isterdim mutlu hikayemin Leyla’sı. Sen hep mutsuz yanı kalacaksın kalbimin hadi sana benden ilkkez duyacağın son sözüme gelelim Hoşçakal… Ben öyle kalacağım…

Derin derin nefesler çekti sigarasından

Derin derin nefesler çekti sigarasından. Acelesi yoktu hüzün koksada sigarasının dumanı keyif sigarası edası vardı duruşunda. Zordu kabullenmesi, daha zor olansa ağlamanın gururuna yakışmıyor olmasıydı. “Sıkıldım” ile biten bir hikaye nasıl kabullenilir ki! Garson biri gelecek mi yoksa alıyım mı siparişinizi diye sordu. Farkında olmadan en kanlı canlı damarına basmıştı kadının. Kadın sustu, gözlerindeki titreme garsona gerekli cevabı verdi. Garson küllüğü Bıraktı masaya ve gitti. Şaka Olmasını umdu önce bir süre olup bitenlerin. Sigarasının sonuna doğru anladı, bir köpek gökkuşağının renklerinden anlamazdı. Sıkılırdı elbette renksiz siyah beyaz bir suretten. Garsona baktı kadın, garson korksada gitti, nitekim bir kadının gazabına uğramayı şeytan bile istemezdi. “Kahve” dedi kadın. Sokaktan akıp giden Kalabalığın Arasında kayboldu gitti bakışları, bir kadına yakışanı yapıyordu, gururlu olmanın onurunu yaşıyordu, tekrar baktı garsona “hesap” dedi. Hiç içmediği, tadını merak bile etmediği kahvenin Hesabını öderken daha fazla hakîm olamadı kendine bir kaç damla süzüldü yanağından, yaşayamadığı hayallerinin hesabınıda o damlalarla ödüyordu besbelli, sonra neyi düşündüğünü bile bilmeden o caddeden akan kalabalığa karıştı…

Müjgan... Bakmadı...

  • ''Bakışları bakışlarımı kucaklasaydı o an... Hiç değilse gözlerimiz sevgili olabilseydi böyle uzaktan... Ben yine de dünyayı affedebilirdim... Müjgan... Bakmadı... ''

Bir “Gün’e” rast gelmiştim bir yaz akşamında

Gün’e…
Bir “Gün’e” rast gelmiştim bir yaz akşamında, akşam üzeride olabilir. Vaktin Önemi yok Gün’e takılıp kaldım ben. Sizinde unutulmaz “Gün’leriniz” olmadı mı? Olmuştur, Olur bazen böyle zamanlar, olmaması imkansız. zira hepimiz insanız, istisnaları saymazsak! Yorgundum, beklemek yoruyor insanı. Üzgündüm, özlemek üzüyor insanı. Ölmüştüm, sevmek öldürüyor insanı. O “Gün’e” rast gelene kadar bitmişti belkide benim hikayem. son cümleleri kurup toparlıyordum yazdıklarımı, yazamadıklarımı. Bir gülüşe rast geldik ki efendiler sormayın gitsin. Evet evet sakın sormayın, sorarsanız uzun uzadıya bi sessizlik alır beni. O gülüş tarif edilmez ki! Hele gözleri… Elektrikler kesileli çok olmuştu yüreğimde, ağlamaktan kısa devre yapmıştı belliki ve karanlıkta yitip gitmişti yaşam umudum, ışığım. O gözlerinin içi varya bir kibrit çöpü misali kafa tuttu koyu karanlığa, dipsiz yanlızlığa… Tam aydınlığa kavuştum derken kibrit bitti, “Gün” gitti! Oysa O gözlerde ki ışığın kaynağı olmak bir masalda prens olmak gibi olurdu sanırım. Gülüşünün kaynağı olmak mı? Onuda sormayın, yine bi sessizlik alır bu yazıda benim kaldığım gibi ortada kalır. Hikaye giriş bölümde bitti, yitti, gitti… Müthiş bir gelişme kısmına sahip olabilirdi hikaye, sonu mu? Sonu hiç gelmezdi eminim. Ama işte o tarifsiz “Gün’ümün” tadı yürekte kalırcasına bitti, yitti, gitti…

Güzel Sonlu olmalıydı masallar.

Güzel Sonlu olmalıydı masallar. Annem yalan söylemiş olamaz! Cadı Ölür , prens ve prenses mutlu olurdu sonsuza kadar, elma düşerdi hatta gökten. Ne oldu şimdi bizim sonsuzluğumuza?  Piç gibi kaldı gülüşüm suratımda anlamsızca, en anlam bozukluğu yüklü Cümleler sıralanmaya başladı dilimden. Ne olduğu belirsiz Cümleler… Çay sahipsiz kaldı. Sigarayı bıraktım! O bile tatsız! Piçler ülkesine döndü buralar nedeni belirsiz olup bitenlerin. gidişinin, yokluğunun anlam yüklemesini istemiyorum olup bitene kalsın öylece. piçlerle dolu bir hiçlik! Derin bir edebi Nükte Yaptım burada anlaşılmasını beklemeden. Gitmeseydin çocukların bile anlayacağı mutlu bir sonsuzluk hikayesi olacaktık. Şimdi nüktelerle dolu, bir benim yaralarımın anlayabileceği Cümlelerim var artık hikayemde…

Günün ayması için Güneş’in doğması gerek

 
Günün ayması için Güneş’in doğması gerektiğini
 söyleselerde günün ayması için bazen Doğa üstü hadiselere ihtiyaç duyar insan. Yataktan kalkmış olmak uyandığımız anlamına gelmez çoğu sabah Buda böyle bişey işte. Gülümseyişine rast gelince gün ayar bende. Sırlı gizemler, Doğa üstü mucizeler saklı o Güneş’in ilham kaynağı yüzünde. Bence Tanrı önce seni yaratmış, sonra sana benzeyen bir Güneş’i, Gözlerine benzeyen bir gökyüzünü yaratmış mesela. Bi insanın hapşurması değiştirir mi mevsimleri, ki ben suretine rast gelmeden önce dört mevsime inanırdım öyle öğretmişlerdi. öğretenin suçu yok o görseydi seni eminim oda tek mevsimin sen olduğunu söylerdi. Hayat enerjisi, Neşe, Nutella Mutluluğu barındırdığını, bu mevsimde tek yağış nedeninin neşene kapılıp gözlerin yaşarması olduğunu tarif ederdi hatta. Şimdi otursam ömrümün geri kalanını sen iklimini anlatmakla geçirebilirim lakin nazarı var, Başkasının bu keşfedilmemiş iklimi merak edip keşfetmesi riski var ki insanoğlu genelde yakıp yıkar. Kırar döker. Sen orada kal öyle. Beynim, sana rast gelince fosforu bile daha bir güzel yakıyor. Sen öylece kal yüreğimin en kuytusunda…

Yusuf Atılgan - Aylak Adam

Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, “-Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur,” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!
Yusuf Atılgan - Aylak Adam

Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.

"Kelimeler… Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor."
"Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca
 bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı
oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat
benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok.
Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur,
anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi
bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar?
 Sorarım size: “Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı?
 Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla
 ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum.
Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir
yandan da kılına zarar gelsin istemiyor.
 Küçük oyunlar istemiyorum albayım.”

Yalnızlık, sadece yalnızlıkta var oluyor

“+ Yalnızlık, sadece yalnızlıkta var oluyor. Paylaşıldığında buhar olup uçuyor, sevgili arkadaşım.
- Arkadaşız? Bunu söylemeyi seviyorum. Daha önce kimse dememişti. Hoşuma gitti. Hoşuma gitti. Arkadaşız.”

hayatımızı değiştirecek insanlar sessiz sedasız geçtiler yanımızdan.

her şeyi anlamak zorunda değiliz. kaç yaşında olduğunu anlamak için kesilir mi bir ağaç. bir dalgıç nasıl siler gözyaşlarını. kederli günlerde bağlanmaya daha açık oluyor insan. ama zaten her şey yolunda giderken kim sevebilir. bizi bir araya getiren sebepler ayıran sebeplerle aynı. ama şimdi bunlar biraz hüzünlü konular özet geçelim.
cep telefonu ışığında ameliyat yapan doktorlar var afrika’da ben burada kapıyı açamıyorum. ben burada o kadar ciddi konuşuyorum ki şaka yaptığımı zannediyorsun. oysa kanamak da bir gülüştür yeryüzünde.
hayatımızı değiştirecek insanlar sessiz sedasız geçtiler yanımızdan. onları görmedik yoktu kara atları. ne öğrendik onca bulmacadan: çinekop lüfer balığının küçüğüdür. resimdeki şarkıcıyı yolda görmüştük bir seferinde. sıhhiye köprü altında o mahşer yeri provasında. çok daha fazla şey öğrenmiştik.
bazen bir hikâye tutuşmuş iki eldir, kenetlenmiş on parmaktır. şimdi gizlice söyle bana, saklı düşler ne demektir. yağmur ne demektir terk ne demektir. işte o zaman anlayacağız yeniden gitmek ne demektir.

sanki sessiz olanlar, hep mutsuzmuş gibi.

”adın ne senin? he. adın yok mu? he. konuşamıyor musun yoksa? tamam tamam, olsun. ben de pek konuşmam. ama ben suskun olunca insanlar bana hep, ”neyin var,” diye sorar sanki hep bir şeyim olmak zorundaymış gibi. sanki sessiz olanlar, hep mutsuzmuş gibi.”

Sabahattin ali- Kürk mantolu madonna

Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek,
hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini
seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli
 yaşadığını, bir âna bir ömür kadar çok hayat
doldurduğunu bilerek yaşamak… Ve bilhassa bütün bunları
anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek,
 onu bekleyerek yaşamak…

yeniden kavuşma ihtimalleri tükenince yıkılır..

“insan ayrılınca değil, yeniden kavuşma ihtimalleri tükenince yıkılır. o zaman hayat son zerresine kadar kocaman bir can sıkıntısına dönüşür. sanki son vapuru kaçırmışsın da bir adada mahsur kalmışsın, güneş ağır ağır batarken sonraki vapurun hiç gelmeyeceğini söylemişler sana, bunun can sıkıcı bir şaka olmadığını, gerçek olduğunu söylemişler. buydu vaziyetim. beni o kış bir kişi terk edip gitmişti ama sanki iki yüz elli kişi terk edip gitmiş gibi hissetmiştim”

İnsanın belli alışkanlıkları olmalı…"

"Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki. "Örneğin sen
 öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya
başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık
 sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu
olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda
gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez.
İnsanın belli alışkanlıkları olmalı…"

Ben ona biriktirdiğim her şeyi sundum.

Ben ona biriktirdiğim her şeyi sundum. Zamanı,
 kitaplardan süzdüklerimi, yazabildiğim ve yazabileceğim her şeyi.
 O ise günlük hayatın sıradan beklentilerine o kadar
alıştırmıştı ki kendini, başka türlü bir sevme şekline ihtimal
 bile vermiyordu. Olmadı, olamazdı da. Benim
yanımda uçmak için can atan bir kedi yavrusu
 gibi takıldı bir süre, uçabilmek için gereken
 arzu ve iyi niyete de sahipti aslında. Ama, kanatları yoktu..

"Niçin siz insanlar," diye bağırdım

"Niçin siz insanlar," diye bağırdım. "Bir konudan söz etmek için hemen: bu budalacadır, şu akıllıcadır, bu iyi, şu kötüdür demek zorundasınız! Bu ne anlama geliyor? Yargıladığınız eylemin içsel koşullarını araştırdınız mı? Eylemi meydana getiren onu bir zorunluluk haline getiren nedenleri kesin olarak belirleyebiliyor musunuz? Eğer böyle yapmış olsaydınız yargılarınızı öne sürerken bu kadar aceleci olmazdınız."

Bak müzeyyen bu derin bir tutku..

- evet. aslında sevdim bazı bölümlerini.
- ama.
- bak şimdi özetle şunu anlatıyorsun: adam kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor. ruh eve sığmıyor. sabahları kadından önce kalkıyor, şehrin uzak yerlerinden hikayeler topluyor ve sonra tekrar geceyarısı kadına geri dönüyor. biraz şey gibi: rüzgarı kendinden menkul bir uçurtma gibi.
- nasıl yani?
- yani ara sıra tellere takılır gibi kadına geri dönüyor.
- bak müzeyyen bu derin bir tutku

Safiye:
İyi be iyi kudurdu yine dedikoduymuş!. Konuşuyosak bi bildiğimiz var dimi sıdıka hanım.
Ahh o üniversitelerin kralını bitirdik biz kızııımmm hayat okulundan mezunuz biz, hayat..!!
Sıdıka:
Hayat üniversitesi ha? Bende bu lafı etmeni bekliyodum. Bu meşhur hayat üniversitesi nasıl bir üniversitedir ki daha 17 yaşındaki çocuklara dedikoduyla hayatı zehir eder. Gerçek üniversiteye giremeyen kızlara potansiyel kaltak gözüyle bakar, girenleriyse kız yurdu kapısında bekaret kontrolü için bekler, öğrencilere ev vermez, alayına terörist gözüyle bakar, bu üniversite nasıl bi üniversitedir ki kendi çocuğunu yiyip yutmaya hazır, bunu mu anlatır hayat üniversitesi?
Ve ben neden çakarım bu üniversiteden?
Kantininde hüzün, panolarında yalnızlık şiirleri asılmış, koridorları insansız…

sisifos söyleni

"Tanrılar Sisifos’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkum etmişlerdi. Sisifos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı."

20 Mart 2015 Cuma

Fight club

Hergün işe gidiyorsun,
Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı.
                     Gerçekten acınası bir durum..

ERkek kadına dediki... Nazım hikmet

Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
Created By Sora Templates